8 Kasım 2010 Pazartesi
Yazmak Çizmek
16 Ekim 2010 Cumartesi
Sağanak
29 Eylül 2010 Çarşamba
Bilge Karasu
4 Ocak 2010 Pazartesi
İlham
Zamlanmış sigarayı içerken bile huzursuzum. Yakıp yakmamak bile bir kararsızlık durumu teşkil eder oldu artık. Onca para buna değer mi be? Aman boşver koyver gitsin yak bir tane daha.
Her daim kararsızım. Mesela şu kahve. Onca insanın emeği satın alınıp, bana keyif vereceği vaat edilen, pek de güzel bağımlılık yapan, kendi promosyon bardağında içtiğim bu ucuz kahveyi bile içerken huzursuz oldum.
Yok yok bu gece bize ekmek yok. Kar da yağsa şimşek de çaksa anca yalan ilhamlar peşinde, klişe perileriyle haşır neşir olacağız; bu aşikar artık.
Bu sosyal medya zımbırtısı da canımı sıkmaya başladı bir yandan. Şu dandik kahveden bi farkı yok. Yan odadaki ev arkadaşımla da bunun üzerinden konuşmaya başladım ya, bravo.
Ne ilhamı ne perisi, şu ortama insan girse kaçar sanki. Vazgeçtim. En temizi bir ucuz kahve eşliğinde pahalı bir keyif sigarası yakıp huzursuz huzursuz içmek olacak herhalde.
31 Ekim 2009 Cumartesi
DOMUZ GRİBİ VE KORKU TOPLUMU ÜZERİNE
Her kış geldiğinde yepyeni bir hastalık bize merhaba diyor. Aklıma ilk gelenler deli dana, kuş gribi, çin gribi, sars… vs. Bu seneki piyangodan domuz gribi çıktı. Git gide mevzu büyüyor, okullar tatil ediliyor, insanlar iyice bir panik havasına giriyor. (gariptir annem hala bu konuda bana bir şey demedi). Sokakta maskeyle gezen insanları da canlı olarak gördükten sonra “Lan ne oluyor!” dememek için kendimi zor tuttum. Sokakta maskeli birini çevirip, “Arkadaşım sen naber ya.” diyebilirim her an. Maske takıyorsanız dikkat edin, sonra ben kolunuzdan tutup çevirirsem şaşırmayın.
Gerçi günümüz “korkak” toplumunda her ne kadar böyle şeylere artık alışık olmam gerektiğini düşünsem de içim daralıyor. İnsanlar zaten iyice birbirinden uzaklaşmış, sosyallikten kopmuş, komşusuna dahi güvenmez olmuşken sokağa çıkarken bir maske takmış çok mu? Değil elbet. “Şimdi burada söz konusu olan insan sağlığı, mikroplar her yerde. Ne yapsın insanlar!” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Haklısınız da bu insanların bu hale gelmesinde hiç mi gariplik yok. Toplum içine zaten zor çıkan, ultra mükemmel donanımlar ve özel güvenliklerle korunan sitelerine sığınan, internet üzerinden sosyalleşmeye çalışan, kapı komşunun bırak adını bilmeyi yüzünü görse tanımayacak olan bunca insanın eline bir koz daha geçmesine ben şahsen çok üzülüyorum. “Aman sarılmayalım, aman öpüşmeyelim, aman dikkat et sosyallik bulaşır! Ne yaptın sen ya!”. Sevgili sağlık bakanımız da ne güzel özetledi mevzuyu. 5 ay sarılmak öpüşmek yokmuş. Böylece domuz gribinden korunacakmışız. Böyle bilimsellik düşman başına. Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan nasıl korunacağımızı anlatmadı çok şükür. “Sayın vatandaşlar sevişmezseniz cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanmazsınız.”
Hep bu zihniyetle büyütülmedik mi zaten. “Aman çocuğum kendine dikkat et, arkadaşlarını düzgün seç, bak ne akıllı çocuk okuldan eve evden okula, sakın olaylara karışma…” böyle uzar gider. Bu döngüyü kırmak için bir çaba göstermediğimiz sürece de böylede üstüne koya koya devam eder iyice beter oluruz. Gün gelir yolda yere bakarak, kimseye selam vermeden, konuşmadan işten eve evden işe giden küçük robotcuklar oluveririz de ruhumuz duymaz. Asıl kızdığım mevzu da bu ya. “Neden böyle ulan!” deyip bir kafamızı kaldırmaya cesaretimiz yok. Dün kuş gribi, bugün domuz gribi öbür gün ebenin gribi derken insanlıktan çıkıp, insanlıktan çıktığımızı fark edemeyecek duruma geldiğimizde ne olur çok merak ediyorum.
9 Şubat 2009 Pazartesi
Çay Vakti
Herkes sırayla dizilmiş, yükseltinin tam ucundan ayakları taşacak şekilde bekleşiyordu. Ben daha mı ilerideydim yoksa onlardan daha mı aşağıdaydım karar vermeye çalışıyordum. Belki ben fazla ileri gitmiş olabilirdim. Çok mühim olmadığını düşündüm. Ne de olsa hiç kimse beklemesi gereken yerde beklemiyordu. Bir yandan hızla gelip geçen ışıklar gözlerime ve hatta beynime batıyordu. Fakat yine de o tarafa bakarak ışıkların içinden yazıları seçmeye çalışıyordum. Beklenen yazılar yaklaşmaya başladığında yükseltiden taşan ayaklar benim seviyeme inmeye, insanlar kaynaşmaya ve hatta itişmeye başladı.
Küçük çaplı bir mücadeleden sonra herkes yerini almıştı. Bir yandan düşmemeye çalışarak, içerideki insanları hızlı hızlı incelemeye başladım. Bu saatlerde birini bulmak ve yol boyunca gözden kaçırmamak zor olmuyordu. Fakat bazı zamanlar, özellikle de öğleden önce ve öğleden sonraları, pek az kişi olduğu için işim epey bir zor oluyordu. Bu benim rutinimdi.
Her yolculukta birisini gözüme kestirip nasıl biri olduğunu anlamaya çalışır, düşünür, giyinişinden ve fiziksel yapısından onu tahlil etmeye çalışırdım. Günlük hayatını, özellikle her gün yaptıklarını tahmin etmeye çalışır bundan büyük keyf alırdım. Benim rutinimde başkalarının rutinlerini tahmin etmeye çalışmak vardı. Tabi ki hiç bir zaman tahminlerimin doğru olup olmadığını bilemezdim. Ancak burada amaç doğru tahmin etmek değil yalnızca tahmin etmeye çalışmaktı. Bu iş artık bir yolculuk eğlencesi olmaktan çıkmış, yapmadığım – yapamadığım – zamanlar bir eksiklik hissetmeye ve hatta rahatsızlık duymaya başlar olmuştum. Artık rutinim olmazsa olmazım olmuştu.
Çevremdeki insanları incelerken de bunu farketmiştim. Herkesin, hepimizin birer rutini vardı; hatta işlerini belirli bir rutine oturtamamış insanlar bundan rahatsızlık duyuyordu. Çünkü herkesin rutinini belirlemesi de bir rutin olmuştu artık. Aynı zamanda ilginç bir şekilde, bana ilginç geliyordu ama başkaları için gayet olağan bir durumdu, bu inceleme zamanlarında fark ettiğim üzere insanlar kendi rutinlerini birbirlerine sanki bir diğerinden çok farklıymış gibi anlatıyordu. Şimdi bunu düşünmeye başladım. Herkes aşağı yukarı aynı şeyleri yaşıyordu. Mesela her gün orada aynı yerde diziliyor, yazıları görünce aynı şekilde itişiyor, araca doluşuyorlardı. Kaldı ki bu vakte kadar da birbirlerinden çok farklı şeyler yapmadıklarından neredeyse emindim.
Genel hatlarıyla bakıldığında sabah işe ya da okula gidiyorlar belirli saatlerde belirli şeyler yapıyorlar, akşamları da aynı şeyleri farklı yerlerde tekrarlıyorlardı. Biliyordum, çünkü ben de öyle yapıyordum. Ufak tefek farklılıklar dışında neredeyse aynıydı hepimizin hayatı. Bir rutinler silsilesinden ibaretti. Hepimiz kendimizi bir diğerinden o kadar farklı görüyorduk ki oysa. Bireysel olarak farklılıklarımız özellikle karakter farklılıkları daha belirgin olsa da yine benzer şeklillerde yaşayıp gidiyorduk. Aynı çalışmanın farklı zamanlarda yapılmış eskizlerinden farksızdık. Gereksiz çizgileri ve farklılık arayışıyla çizilmiş bazı ufak çizikleri sildiğimizde genel hatlar hep üst üste oturuyordu.
Çizgi deyince aklıma rutin kelimesinin ingilizcesi geldi. Routine ve route kelimelerini düşündüm. Büyük olasılıkla aynı kökten geliyorlar sanırım. Daha önceden belirlenmiş bir yol ve alışılmış alışılagelmiş anlamlarını taşıyan bu kelimelerin manaları da çok benzerdi. Yeterli bilgim olmadığı için tabi ancak tahmin yürütmekle yetindim.
O sırada gözümün önünde kırmızı bir ışık yandı. Dalmışım. Birisi önümde duran düğmeye basmış. Durakta ineceği için geçmek üzere müsaade istiyordu. Benim de inmem gerektiğini farkettim yol verdikten sonra. İneceğim yere gelmiştim. Yolculuğun nasıl geçtiğini farketmemişim bile. Sırf bu yüzden bile rutinimi sevdiğimi düşündüm. Fakat rutinlerle yaşamaya alıştığımızda zamanın nasıl geçtiğini de anlayamadığımızı farkettim. Hem de bir ömür boyu. Yaşayıp gidiyorduk hiçbirşey yapmadan, ta ki ölüme yaklaştığımızı hissedene kadar. O zaman da iş işten geçmiş oluyordu. Eve yaklaşmıştım artık. Salonda yanan ışığı görünce garip bir mutlulukla, annem çay yapmıştır şimdi dedim içimden.
