Herkes sırayla dizilmiş, yükseltinin tam ucundan ayakları taşacak şekilde bekleşiyordu. Ben daha mı ilerideydim yoksa onlardan daha mı aşağıdaydım karar vermeye çalışıyordum. Belki ben fazla ileri gitmiş olabilirdim. Çok mühim olmadığını düşündüm.Ne de olsa hiç kimse beklemesi gereken yerde beklemiyordu. Bir yandan hızla gelip geçen ışıklar gözlerime ve hatta beynime batıyordu. Fakat yine de o tarafa bakarak ışıkların içinden yazıları seçmeye çalışıyordum. Beklenen yazılar yaklaşmaya başladığında yükseltiden taşan ayaklar benim seviyeme inmeye, insanlar kaynaşmaya ve hatta itişmeye başladı.
Küçük çaplı bir mücadeleden sonra herkes yerini almıştı. Bir yandan düşmemeye çalışarak, içerideki insanları hızlı hızlı incelemeye başladım. Bu saatlerde birini bulmak ve yol boyunca gözden kaçırmamak zor olmuyordu. Fakat bazı zamanlar, özellikle de öğleden önce ve öğleden sonraları, pek az kişi olduğu için işim epey bir zor oluyordu. Bu benim rutinimdi.
Her yolculukta birisini gözüme kestirip nasıl biri olduğunu anlamaya çalışır, düşünür, giyinişinden ve fiziksel yapısından onu tahlil etmeye çalışırdım. Günlük hayatını, özellikle her gün yaptıklarını tahmin etmeye çalışır bundan büyük keyf alırdım. Benim rutinimde başkalarının rutinlerini tahmin etmeye çalışmak vardı. Tabi ki hiç bir zaman tahminlerimin doğru olup olmadığını bilemezdim. Ancak burada amaç doğru tahmin etmek değil yalnızca tahmin etmeye çalışmaktı. Bu iş artık bir yolculuk eğlencesi olmaktan çıkmış, yapmadığım – yapamadığım – zamanlar bir eksiklik hissetmeye ve hatta rahatsızlık duymaya başlar olmuştum. Artık rutinim olmazsa olmazım olmuştu.
Çevremdeki insanları incelerken de bunu farketmiştim. Herkesin, hepimizin birer rutini vardı; hatta işlerini belirli bir rutine oturtamamış insanlar bundan rahatsızlık duyuyordu. Çünkü herkesin rutinini belirlemesi de bir rutin olmuştu artık. Aynı zamanda ilginç bir şekilde, bana ilginç geliyordu ama başkaları için gayet olağan bir durumdu, bu inceleme zamanlarında fark ettiğim üzere insanlar kendi rutinlerini birbirlerine sanki bir diğerinden çok farklıymış gibi anlatıyordu. Şimdi bunu düşünmeye başladım. Herkes aşağı yukarı aynı şeyleri yaşıyordu. Mesela her gün orada aynı yerde diziliyor, yazıları görünce aynı şekilde itişiyor, araca doluşuyorlardı. Kaldı ki bu vakte kadar da birbirlerinden çok farklı şeyler yapmadıklarından neredeyse emindim.
Genel hatlarıyla bakıldığında sabah işe ya da okula gidiyorlar belirli saatlerde belirli şeyler yapıyorlar, akşamları da aynı şeyleri farklı yerlerde tekrarlıyorlardı. Biliyordum, çünkü ben de öyle yapıyordum. Ufak tefek farklılıklar dışında neredeyse aynıydı hepimizin hayatı. Bir rutinler silsilesinden ibaretti. Hepimiz kendimizi bir diğerinden o kadar farklı görüyorduk ki oysa. Bireysel olarak farklılıklarımız özellikle karakter farklılıkları daha belirgin olsa da yine benzer şeklillerde yaşayıp gidiyorduk. Aynı çalışmanın farklı zamanlarda yapılmış eskizlerinden farksızdık. Gereksiz çizgileri ve farklılık arayışıyla çizilmiş bazı ufak çizikleri sildiğimizde genel hatlar hep üst üste oturuyordu.
Çizgi deyince aklıma rutin kelimesinin ingilizcesi geldi. Routine ve route kelimelerini düşündüm. Büyük olasılıkla aynı kökten geliyorlar sanırım. Daha önceden belirlenmiş bir yol ve alışılmış alışılagelmiş anlamlarını taşıyan bu kelimelerin manaları da çok benzerdi. Yeterli bilgim olmadığı için tabi ancak tahmin yürütmekle yetindim.
O sırada gözümün önünde kırmızı bir ışık yandı. Dalmışım. Birisi önümde duran düğmeye basmış. Durakta ineceği için geçmek üzere müsaade istiyordu. Benim de inmem gerektiğini farkettim yol verdikten sonra. İneceğim yere gelmiştim. Yolculuğun nasıl geçtiğini farketmemişim bile. Sırf bu yüzden bile rutinimi sevdiğimi düşündüm. Fakat rutinlerle yaşamaya alıştığımızda zamanın nasıl geçtiğini de anlayamadığımızı farkettim. Hem de bir ömür boyu. Yaşayıp gidiyorduk hiçbirşey yapmadan, ta ki ölüme yaklaştığımızı hissedene kadar. O zaman da iş işten geçmiş oluyordu. Eve yaklaşmıştım artık. Salonda yanan ışığı görünce garip bir mutlulukla, annem çay yapmıştır şimdi dedim içimden.
Yeşildi daima
Ve iğneydi yaprakları
Batardı yaklaşana
Bir çam ağacıydı adeta
Mağrur dururdu
Ve sağlam tutunurdu toprağa
Dökerdi yapraklarını
Belli etmezdi
Dedim ya
Yeşildi daima
Ancak dikkatli bakanlar görürdü
Döktüğü yaprakları
Ve batardı yalın ayağa
Kesseler acımazdı
Ama ateşe dayanamazdı
Bir kere kırdın mı kalbini
Yanar kül olurdu
Ama yıkılmazdı
Dedim ya
Sağlam tutunurdu toprağa
Her toprakta yaşamazdı
Yaşayamazdı
Gölgesinde küçük çiçekler açardı
Koruyamazdı
Solar giderdiler
Dayanamazdı
Ses etmezdi gövdesini kemirene
Zararsızdı
Ama heybetliydi
Ormanının içinde
Yıkılmadı, kurumadı da
Fakat bir kıvılcıma yenildi
Yandı kül oldu
Karıştı külleri
Tutunduğu toprağa
Mağrur ve heybetli
Bir çam ağacıydı o adeta
Özle beni Ankara
Bir daha dönmeyecek değilim
Kısa bir ayrılık olacak
Kim bilir belki dönmem geri,
Dönemem.
Özle beni Ankara
Ben seni özlermiyim,
Bilemem.
Gri atmosferini,
İçilmeyen sularını,
Buzlanmış topraklarını,
Özlermiyim?
Söz veremem.
Ama sen özle beni.
Buz gibi gecelerinde,
Ellerim cebimde,
Ağzımdan kaçıverirken sıcaklığım,
Seni pek sevmemiş olabilirim.
Puslu sabahlarında,
Bir elimde simit,
Kaymadan yürümeye çalışmayı,
Özlermiyim?
Söz veremem.
Her ihtimale karşı
Özle beni Ankara
Geri dönmeyebilirim.
Daha geçtiğimiz günlerde Bush a ayakkabı atarak protesto eden El Zeydi dünyanın her yerinde bir simge haline gelmişti. Savaşa ve zorbalığa karşı duruşun simgesi. Tıpkı daha önce İsrail askerlerine sapanla karşılık vermeye çalışan Filistinlileri andırıyordu. Hemen bu protestonun ardından El Zeydi'nin gözaltına alınıp sindirilmesi gibi şimdi de İsrail sapanlı Filistinlileri öldürüyor. Bu El Zeydi'yi kahraman yapan arkasında duran ve destekleyen bizlere ana avrat küfretmekten farksız değil mi? Dünya kamuoyu gitgide artan ve sonunda kara operasyonuna dönüşen bu kıyıma ne zaman dur diyecek, insanlar seslerini ne zaman yükseltmeye başlayacak. (Bazı istisnaları göz ardı ediyorum. Özellikle sadece Filistin müslüman olduğu için , insanlığı göz ardı ederek İsrail'e öüm diyerek bağıranları) Daha dün Almanların kendilerine yaptıklarını ne çabuk unuttular deniyor. Böyle bir zalimliği daha önce yaşamış olmak mı gerekir başkalarına böyle zulmetmemek için. Benim aklım bunu almıyor. Benim milletimi daha önce katletmediler, o zaman ben gideyim de birilerini katledeyim gibi bir mantık çıkıyor buradan. İnsanlık nerede kaldı. Barış, kardeşlik vs. bunları zaten saymıyorum. Bu günlerde pek değeri kalmadı sanırım ya da ben göremiyorum. Bugün atalarına yapılanları çocuklarına dehşet içinde anlatan İsrailli insanlar yarın kana bulanmış kırmızı ellerini gören çocuklarına ne diyecekler. Belki de onlar zaten kanlı ellerle büyütülecek. Zaten yaşanmaz olmuş dünyamış daha da yaşanmaz hale gelecek. Ben odamda oturmuş bunları yazarken kimbilir kaç Filistinli daha öldürüldü vaadedilmiş topraklarda. Bunca masum sivilin günahını kim taşıyacak. İsrail mi, yoksa oturduğumuz yerden ahkam kesip, hiçbirşey yapmadan İsrail'i lanetleyen biz mi?
Nasıl başladı yaşam Nerede biter Kimse bilmez Nereye gider Bunca yolcu Nerede bu yolun ucu Akıl sır ermez Bir kaç damla gözyaşı Bir avuç hüzün İsyan,haykırış Yolcuya yetişmeye yetmez Son yolculuk derler Gitmeyen bilmez Giden bir daha dönmez Kimi cennet der Kimi cehennem Aslolan yoldur Kimse ses etmez Yola bir kez çıktın mı Artık birşey farketmez
İçimdeki çocuk öldü Oysa ki daha yeni yağmıştı kar Üzerine basılmamış o kadar çok yer vardı ki. Özellikle kaymaya çalışırdı Buzlara basardı koşarken Bense düşmemeye çalışır oldum Aceleyle yürürken Saatlerce karda oynamaktan Kıpkırmızı olmuş sırıtan surat, Yerini soğuktan şikayetçi, Asık bir yüze bıraktı. İçimdeki çocuk öldü Daha kar dolmuş ayakkabılarında Islanmış çorapları kurumamıştı Kardanadamı erimemişti henüz. İçimdeki çocuk öldü Ve ben büyüdüm Bir kış akşamında.