9 Mayıs 2010 Pazar
Günün anlam ve önemine dair...
O anneler ki, yıllar boyu çektikleri çilenin haddi hesabı yok. O anneler ki, çileli anam, garip anam edebiyatı yapanların elinden bile ne çok zulüm gördü. Ne çok dayak yedi, ezildi, hor görüldü de anneler günü geldiğinde bir tatlı söze, bir gülüşe kandı, kendini kandırdı.
Hep el üstünde tutuluyormuş gibi gösterilip, her daim yok sayılan, eziyet edilen tüm kadınların anneler günü kutlu olsun.
10 Nisan 2010 Cumartesi
Yüzemezken
Yüzmeyi bilmezken
Bir batıp bir çıkmışım
Nefesim yetmezken
Tuzlu suları solumuşum
Nefessiz kalmışım.
Denizin dibinde gezinmişim
Bakınmışım çevreye, izlemişim
Etrafımı görmemişim
Gözsüz kalmışım.
Hissetmemişim denizin dibini
Taşlara basmışım yüzemezken
Ayaklarım hep kesilmiş
Hissiz kalmışım.
Balıklarla konuşmuşum
Sesimi duyan olmamış
Denizanalarına sormuşum
Derdim anlaşılmamış
Sesim ağzımdan hiç çıkmamış
Dilsiz kalmışım.
Duymamışım dalgalanan suları
Dışarıda çırpınan martıları
Beni çağıran çığlıkları
Kulaksız kalmışım.
Bulanık sularda dalmışım uykuya
Dalıp gitmişim bir tatlı rüyaya
Ruhum karışmış tuzlu sulara
Bedensiz kalmışım.
4 Ocak 2010 Pazartesi
YAĞMURLA GELEN
Yağmur mevsiminin sonlarına yaklaşılıyordu artık. Güneş ara ara yüzünü göstermeye başlamış, hatta bazen gereğinden fazla görünür olmuştu bulutların arasından. Bu kentte bir kere yağmur mevsimi başladı mı günlerce durmaz, su birikintileri kolay kolay kurumaz, çukurlar görünmezdi. Bu kentin sakinleri bazen deniz üzerinde yaşıyormuş hissine kapılırlardı yağmur mevsimi geldiğinde, sanki hepsi su üzerinde yürüyebilirmiş gibi. Yollardaki su seviyesi topuk hizasını pek geçmezdi ama sanki her yer sular altında kalmış gibi bu seviyenin altına da pek inmezdi. Yağmur mevsimi hep ıslaktı kent, uzun bir duş alıp kendine gelmeye çalışan yorgun bir kişiyi andırırdı bazılarına. Belki de havanın sürekli kapalı olmasından dolayı üzerlerine çöken bu kasvetli havadan kaynaklanıyordu şehrin böylesine yorgun gözükmesi.
Kendini bildi bileli burada yaşıyordu. Kendisine benzer hiç bir canlı görmemişti bu süre zarfında. İlk başlarda birkaç tane gördüğünü sanmıştı, kendine benziyorlardı fakat bir süre sonra değiştiler ve orayı terk ettiler. Bazen görüyordu onları, arada bir uğruyorlardı ama daha sonra çekip gidebiliyorlardı. Bu yüzden onları çok kıskanıyordu. Bu küçük su birikintisinde sıkışıp kalmıştı. Yağmurun çok yağdığı günlerde birikinti biraz daha genişliyor, biraz olsun gönlü ferahlıyordu ya; güneş çıktığında büsbütün bunalıyordu. Bu yüzden sevmiyordu güneşi, bu durumu farkettiğinden beri içten içe büyüyordu nefreti.
Bu küçük su birikintisine nasıl gelmişti, neden buradaydı, hiç bir fikri yoktu. Buraya ait olmadığını biliyor ama açıklayamıyordu. Yaşadığı yere ait olmadığını hissediyordu içten içe ya, sebebini bilemezdi, bilmesi imkansızdı. Tüm bunların güneşin suçu olduğunu bir bilseydi... Zaten sevmiyordu güneşi, onu yuvasından, olması gerektiği yerden koparanın da güneş olduğunu bilseydi kimbilir neler düşünürdü. Tabi tüm bunları bilmesine olanak yoktu çünkü daha yumurtadayken olmuştu olan. O zaman ne etrafında olup biteni görecek gözleri vardı ne de algılayabilecek farkındalığa sahipti.
Talihsizliği daha annesi yumurtalarını denizin dibinde bir kuytuya bırakmaya çalışırken bulmuştu onu. Küçük bir akıntı ayırdı onu diğer yumurtalardan ve sürüklendi gitti bir süre. Daha sonra yükseldi yüzeye, en tepeye varıncaya dek. İşte güneşle ilk karşılaşması burada olmuştu. O kadar küçük bir yumurtaydı ki, denizin yüzeyinden buharlaşan sularla birlikte yükselmeye başladı. Dedim ya hep güneşin suçuydu bu. Bulutlara ulaşana dek yükseldi ve belki de o nefret ettiği güneşe en çok yaklaşan balık oldu. Tabi o zamanlar henüz balık değildi ama güneşin sıcaklığını hücrelerinde hissetmişti hiçbir balığın hissetmediği kadar. Belki de işte bu sırada yerleşti güneşe olan nefreti minicik yüreğine. Belli ki orada yer etmişti, güneşin ona yaptığı kötülüğü ilk defa gördüğünde ve bunu algıladığında açığa çıkıvermişti nefreti saklandığı yerden. Ve o kasvetli günlerin birinde yağan yağmurla birlikte gelmişti bu su birikintisine ufacık bir yumurta olarak. Artık bu kentin sıradışı bir sakiniydi.
Yumurtadan çıkıp da çevresini farketmeye başladığında kendisine benzeyen iribaşları görmüştü ama onlar da onun gibi değildiler, farklıydılar, bunu hissediyordu. Hislerinde yanılmadığını gördü zamanla. İribaşlar değiştikçe değişti ve birer kurbağaya dönüştüklerinde gittiler oradan. Kısa bir sevinç yaşamıştı bunu gördüğünde. "Acaba..." diye düşündü. "Ben de çıkabilir miyim buradan." Başaramadı. Aylardır kurumayan bu su birikintisindeki yosunlarla ve bazı böceklerle besleniyordu, bu konuda bir sıkıntısı yoktu da gökyüzünde oradan oraya savrulurken içine işleyen sadece güneşin sıcaklığı olmamıştı besbelli, özgürlüğü de hissetmişti bir kere ve hücrelerine işlemesine yetmişti anlaşılan. Bu küçük su birikintisine sığamıyor, bunalıyor, bütün bir gün bir oraya bir buraya yüzüyordu. Güneş çıktıkça daha bir hiddetleniyor, kurbağaları gördükçe hiddeti artıyordu.
Artık yağmur mevsimi sonuna yaklaşıyordu. Mevsimden falan habersizdi ama güneşin daha uzun süren ve sık sık olmaya başlayan ortaya çıkışlarından canı sıkılıyor, su birikintisinin günden güne küçüldüğünü farkettikçe daha çok bunalıyordu. Kurbağalar bile artık gelmez olmuş, garip bir şekilde onları dahi özler olmuştu. Artık tamamen yalnızdı. Ta ki bir gün bir çocuk onu farkedinceye kadar.
Bu büyük yaratıkların gelip geçtiğini görüyordu bazen dışarıdan. İlk başlarda epey korkmuş ama kimse şimdiye kadar onu farketmemiş olduğu için korkmaması gerektiğini düşünmeye başlamıştı. Artık su birikintisi iyice küçüldüğünden eskisinden daha çok bunalıyor ve aynı zamanda dışarıdan da kolayca görülebiliyordu. Çocukların onu buldukları gün güneş iyice zıvanadan çıkmış, bir türlü gitmek bilmiyordu. Toprakla suyun yüzeyi arasında ancak sığabileceği bir derinlik kalmıştı. Artık iyice gözler önüne serilmiş, bu da yetmiyormuş gibi tüm hareketi kısıtlanmıştı. Bir elin ona doğru yaklaştığını gördü. Çok korktu, belki de yeterince korkmadı bile. Kaçmaya çalıştı. Kaçacak bir yer yoktu. Çocuk durdu ve diğer çocuklara seslendi. Birkaç çocuk daha gelmişti suyun başına ve ona bakıyorlardı. Bir şeyler konuşuyorlar, bazıları şaşkın bazıları heyecanlı ifadelerle onu seyrediyorlardı. Bir tanesi elinde bir yandan kraker yiyor bir yandan da konuşuyordu. Suya birkaç parça kraker kırıntısı döküldü.
Tam o sırada çocuklar birden uzaklaştılar. Şekerci dede geçiyordu sokaktan. Her daim ceplerinde ufak şekerlemeler ve sakızlar bulundurur, çocuklara bunlardan verirdi şekerci dede. Çocuklar da ona bu ismi takmıştılar. Şekerci dedenin etrafına üşüşen çocuklar dedenin anlatmaya başladığı hikayeyi dinlemeye koyuldular ve onu unuttular bir süreliğine.
Çocukların gitmesiyle çok rahatlamıştı. Günlerdir bir şey yemiyordu. Suyun iyice azalmasıyla yosun falan kalmamıştı. Böcekler de birikintiye uğramaz olmuştu. Karnı çok acıkmıştı. Çocuğun ağzından dökülen kırıntıları farketti. Tam da önüne dökülmüşlerdi. Şanslı olduğunu düşündü çünkü artık hareket bile edemiyordu. Su iyice azalmıştı. Tuzlu kraker kırıntılarını yedi. O tuzlu tadı ağzında hissettiğinde içinde garip his uyandı ama ne olduğunu bilemedi. Bunu düşünecek durumda da değildi zaten. Krakerleri yedikten sonra suya daha fazla ihtiyacı olduğunu farketti, ancak artık neredeyse hiç su kalmamıştı etrafında. Zalim güneş artık hiç olmadığı kadar canını yakmaya başladı. Güneşi hücrelerinde hissettikçe, sıcak hücrelerine işledikçe acıyla karışık bir hafiflik hissetmeye başladı. Nefes alamıyordu artık. Son gücüyle etrafına bakındı, uzaktan kendine doğru yaklaşmakta olan çocukları gördü. Daha fazla takati kalmamıştı. Gözleri kararmaya başlarken, "O krakerleri yemeyecektim." diye düşündü.
İlham
Zamlanmış sigarayı içerken bile huzursuzum. Yakıp yakmamak bile bir kararsızlık durumu teşkil eder oldu artık. Onca para buna değer mi be? Aman boşver koyver gitsin yak bir tane daha.
Her daim kararsızım. Mesela şu kahve. Onca insanın emeği satın alınıp, bana keyif vereceği vaat edilen, pek de güzel bağımlılık yapan, kendi promosyon bardağında içtiğim bu ucuz kahveyi bile içerken huzursuz oldum.
Yok yok bu gece bize ekmek yok. Kar da yağsa şimşek de çaksa anca yalan ilhamlar peşinde, klişe perileriyle haşır neşir olacağız; bu aşikar artık.
Bu sosyal medya zımbırtısı da canımı sıkmaya başladı bir yandan. Şu dandik kahveden bi farkı yok. Yan odadaki ev arkadaşımla da bunun üzerinden konuşmaya başladım ya, bravo.
Ne ilhamı ne perisi, şu ortama insan girse kaçar sanki. Vazgeçtim. En temizi bir ucuz kahve eşliğinde pahalı bir keyif sigarası yakıp huzursuz huzursuz içmek olacak herhalde.
31 Ekim 2009 Cumartesi
DOMUZ GRİBİ VE KORKU TOPLUMU ÜZERİNE
Her kış geldiğinde yepyeni bir hastalık bize merhaba diyor. Aklıma ilk gelenler deli dana, kuş gribi, çin gribi, sars… vs. Bu seneki piyangodan domuz gribi çıktı. Git gide mevzu büyüyor, okullar tatil ediliyor, insanlar iyice bir panik havasına giriyor. (gariptir annem hala bu konuda bana bir şey demedi). Sokakta maskeyle gezen insanları da canlı olarak gördükten sonra “Lan ne oluyor!” dememek için kendimi zor tuttum. Sokakta maskeli birini çevirip, “Arkadaşım sen naber ya.” diyebilirim her an. Maske takıyorsanız dikkat edin, sonra ben kolunuzdan tutup çevirirsem şaşırmayın.
Gerçi günümüz “korkak” toplumunda her ne kadar böyle şeylere artık alışık olmam gerektiğini düşünsem de içim daralıyor. İnsanlar zaten iyice birbirinden uzaklaşmış, sosyallikten kopmuş, komşusuna dahi güvenmez olmuşken sokağa çıkarken bir maske takmış çok mu? Değil elbet. “Şimdi burada söz konusu olan insan sağlığı, mikroplar her yerde. Ne yapsın insanlar!” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Haklısınız da bu insanların bu hale gelmesinde hiç mi gariplik yok. Toplum içine zaten zor çıkan, ultra mükemmel donanımlar ve özel güvenliklerle korunan sitelerine sığınan, internet üzerinden sosyalleşmeye çalışan, kapı komşunun bırak adını bilmeyi yüzünü görse tanımayacak olan bunca insanın eline bir koz daha geçmesine ben şahsen çok üzülüyorum. “Aman sarılmayalım, aman öpüşmeyelim, aman dikkat et sosyallik bulaşır! Ne yaptın sen ya!”. Sevgili sağlık bakanımız da ne güzel özetledi mevzuyu. 5 ay sarılmak öpüşmek yokmuş. Böylece domuz gribinden korunacakmışız. Böyle bilimsellik düşman başına. Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan nasıl korunacağımızı anlatmadı çok şükür. “Sayın vatandaşlar sevişmezseniz cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanmazsınız.”
Hep bu zihniyetle büyütülmedik mi zaten. “Aman çocuğum kendine dikkat et, arkadaşlarını düzgün seç, bak ne akıllı çocuk okuldan eve evden okula, sakın olaylara karışma…” böyle uzar gider. Bu döngüyü kırmak için bir çaba göstermediğimiz sürece de böylede üstüne koya koya devam eder iyice beter oluruz. Gün gelir yolda yere bakarak, kimseye selam vermeden, konuşmadan işten eve evden işe giden küçük robotcuklar oluveririz de ruhumuz duymaz. Asıl kızdığım mevzu da bu ya. “Neden böyle ulan!” deyip bir kafamızı kaldırmaya cesaretimiz yok. Dün kuş gribi, bugün domuz gribi öbür gün ebenin gribi derken insanlıktan çıkıp, insanlıktan çıktığımızı fark edemeyecek duruma geldiğimizde ne olur çok merak ediyorum.
16 Nisan 2009 Perşembe
İğne İpliğine
Koptu kopacak
Koparsan olmaz
Koparmasan yaşanmaz
Bir umut dersin
Bilirsin kopacak
İnanmazsın
Kopunca dayanamazsın
Kopmasın istersin
Koparsa yaşanmaz sanırsın
Yaşarsın kör topal
Dayanamazsın
15 Nisan 2009 Çarşamba
Ayaz
Yer gök buz tutmuş sanki
Ceplerimde bile
Güvende değil ellerim
Ayaklarımı unuttum çoktan
Zar zor ilerliyorum
Varış yerim belirsiz
Yürüyorum
Bir köşeye sığınsam
Biraz olsun ısınsam diyorum
İstemiyorum
Kuru ayaz var gecede
İçim gibi buz kesti
Elim kolum
Bir ışık var belli belirsiz
İçimden bir ses
Işığa gitme diyor
Karanlığa yürüyorum
En soğuk yerine gecenin
Varış yerim belirsiz
Nerede olduğumu bilmiyorum
Zaten artık görmüyorum
Nereye gittiğimi
Zaten artık hatırlamıyorum
Nereden geldiğimi
8 Nisan 2009 Çarşamba
İnat
Kelimelere inat yazıyorum
Noktalara inat durmuyorum
Gecelere inat uyumuyor
Sabahlara inat kalkmıyorum
Gerçeğe inat düşlüyorum
Düşlere inat inanıyorum
Cevaplara inat soruyorum
İnatçı değilim ama
İnadım inat
Yollara inat yürüyorum
Dağlara inat tırmanıyor
Engellere inat düşmüyorum
Ölüme inat yaşıyorum hala
Yaşama inat seviyorum seni
Sana inat vazgeçmiyorum
İnatçı değilim ama
İnadım inat